Zühre KURT/
Türkiye’nin vazgeçilmez içeceği çay deyim yerindeyse Türklerin milli içeceği… Kaynaklara göre; Türkiye’de günlük 250 milyon bardak civarında çay tüketiliyor, kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her öğüne eşlik ediyor. Siyahı, yeşili, beyazı, yaprağı kullanılıyor. Sıcak tüketildiği gibi soğuk olarak da tercih ediliyor. Yurtdışında sıklıkla tüketilen soğuk çay, Türkiye’de de çok rağbet görüyor, bu nedenle sektöre yeni oyuncular giriyor. Teakina, Karadeniz siyah çayının doğal bitki, baharat ve meyve parçacıklarıyla harmanlanarak demlenmesiyle üretilen, şeker ve katkı maddesi içermeyen şişelenmiş bir soğuk çay markası… Aynı zamanda sıcak da tüketilebiliyor. Ünlü oyuncu Çağatay Ulusoy’un Los Angeles’ta iki ortağıyla birlikte kurduğu, Rize çaylarıyla üretilen şekersiz ve katkısız soğuk çay markası Teakina, ABD pazarındaki başarısının ardından Türkiye pazarında da dikkat çekmeye başladı. Markanın ortaklarından Mehmet Ali Şimşek sorularımızı yanıtladı:
Fikir nasıl doğdu?
Amerika’dayken sürekli çay içiyoruz. Endonezya çayından demleme çay bir marka vardı, onu içiyoruz. Bir gün Çağatay’la oturmuş çay içerken ampul yandı: “Biz gün boyu çay içiyoruz. Peki niye Rize çayından bir şey yapmıyoruz? Bundan daha iyisini demleriz” dedim. Ben Rize’liyim. Babamı aradım: “Organik çaylarından gönderin, deneyeyim.” Çaylar geldi. Demledik, arkadaşlara dağıttım. Herkes “Güzel çaymış, rahat içiliyor,” dedi. Sıcak demliyoruz ama soğuk servis ediyoruz. Geri dönüşler çok iyiydi. Derken “Dünya çay şampiyonası” diye bir yarışma buldum. Katıldık, başarılı olduk. Bizim hedefimiz de şuydu: Rize çayına katma değer kazandıralım; Türkiye’de üretelim, sonra Amerika’ya götürelim. Ankara’da üretim hattını kurduk. Türkiye’de piyasaya çıktık. Teakina ürünleri; ilave şeker, sentetik tatlandırıcı ve yapay aroma içermiyor. Tatlılığını steviya yaprağı, böğürtlen yaprağı ve limon otu gibi doğal bileşenlerden alan ürünler, gün içinde hafif ve dengeli bir içecek alternatifi arayanlar için öne çıkıyor. Teakina, Türk çay kültürünün temelini oluşturan demleme yöntemini korurken; bu geleneği günümüz tüketim alışkanlıklarına uyarlayarak daha erişilebilir hale getiriyor.


Peki aileniz yeme-içme işinde miydi? Ne yapıyorlardı Ankara’da?
Evet, Türkiye’de, Ankara’da… Dedem, yani annemin babası, şarküteri ürünleri üreten Ankara’nın ilk tesisini kurmuş. Anne tarafı onu işletiyordu. Babamın babası uzun yıllar Rusya’da fırıncılık ve pastacılık yapmış sonra Ankara’ya gelip oda fırın açmış. Malum o dönemde Hemşinliler ya pastacı olur ya da fırıncı. Kuzenler ise daha çok restoran tarafındaydı. Karadeniz mutfağı, Dönerciler gibi. Ben de 18 yaşıma kadar hep onların içindeydim. Üniversiteden sonra Amerika’ya gittim.
Üniversitede ne okudunuz?
Turizm ve otelcilik. Ben hep yiyecek-içecek işinin içindeydim, başka bir iş yapmadım. Kuzenim Amerika’da yaşıyordu. “İstersen gel, burada beraber bir şeyler yapalım, bir mekan açalım” dedi. Biz de Türkiye’den ne taşıyabiliriz, Türk mutfağını daha çağdaş bir şekilde getirebilir miyiz diye düşünmeye başladık. Çünkü Amerika’da Türk mutfağı denince daha çok kebapçı algısı vardı.
2004’ün sonunda önce bölgeyi, insanları, onların ne yiyip ne içtiğini anlamak istedim. Türkiye’den ayrılırken dünya mutfağı hakkında bildiklerim oldukça sınırlıydı; mixology ise neredeyse hiç bilmediğim bir alandı. Birgün bir şeyler araştırırken elime bir katalog geçti. İçinde yüzlerce farklı malzeme, ürün ve tarif vardı. Daha önce görmediğim ürünler, adını bile duymadığım mutfaklar… O zaman anladım ki burası bambaşka bir dünya.
O sırada benim ilgim miksoloji tarafına kaymaya başladı. Çünkü orada çok yaratıcı bir alan vardı; adeta aşçılık gibi, ama içecek üzerinden kurulan bir yaratıcılık. Sonradan ortak olduğum arkadaşımla da bu süreçte tanıştım. Birlikte uzun uzun düşündük. Türk mutfağını birebir taşımak yerine, Türk mezelerinden ilham alan ama Amerikan damak tadına ve şehir hayatına uyarlanmış bir yapı kurabilir miyiz diye baktık. Sonunda Amerikan tarzı bir miksoloji mekanı açtık. 2008 yılında New York’un West Village bölgesinde artık bu işi gerçek bir girişime dönüştürme kararı aldım. Dedim ki: “Benim buraya gelme amacım buydu. Güzel, gezdik, öğrendik ama artık bunu somut bir işe çevirmem lazım.” Amerikalı ortağımla birlikte güzel bir yer bulduk ve burada small plates ve miksoloji odaklı bir konsept kurduk.
İyi başladı, hatta çok da güzel gidiyordu. Bir noktada New York Magazine bizi keşfetti ve hakkımızda bir şeyler yazdı. Bu da bize ciddi bir görünürlük sağladı. Fakat neredeyse her yıl sonunda bir doğa afetiyle karşılaştık. Bir yıl kasırga oldu, su bastı. Başka bir yıl kar fırtınası oldu, yine kapandık. Dört yıl boyunca her sene başka bir aksilik yaşadık. Bir noktada kendi kendime, “Herhalde benim bu işten para kazanma şansım yok,” dedim.
Çay işine nasıl girdiniz?
Derken 10 sene oldukça keyifli geçti ama bende işler iyi gitmemeye başladı. Sağlığım, düzenim… Ocak aylarında Türkiye’ye gelip check-up yaptırıyordum. En son doktor bana, “Sen nerede yaşıyorsun?” dedi. “New York’ta,” dedim. “New York’ta güneş yok mu?” dedi. Vitamin değerlerim yerlerde… Ortağıma döndüm, “Galiba sağlığım gidiyor,” dedim. “Bu gece hayatı, hizmet sektörü beni yoruyor. Başka bir şey yapmak istiyorum.” Bir süre Los Angeles’a geçip kafamı dinlemeye karar verdim. “Dünya çay şampiyonası” diye bir yarışma buldum, işler böyle başladı. Satış başlayacakken marketlere gittik. Herkes “İyi güzel ama distribütör var mı?” diyor. Distribütör “50 lokasyonun var mı?” diye soruyor… Çıkmaza girdik. “Yatırım yaptık, batacağız galiba; satamayacağız,” dedik. Tam o sırada Silicon Beach yeni yeni oluşuyor. Orada Jackson Market diye bir yer var. Bir arkadaşım “Bugün son günüm; satarsam sattım, satamazsam bıraktım,” dedi. Kimseye satamadık. En sonunda ürünleri Jackson Market’e bıraktı. Market sahibi çayı içti ve “Bu gerçek çay. Bu satar,” dedi. Ürünleri rafa koyduk. Ertesi gün aradılar: “Bitti, getirin”. O noktadan sonra iş gerillaya döndü: “Tadına bak; alırsan al, almazsan alma.”
Sonra Erowhon gibi çok prestijli bir markete girdik—adeta marketlerin müzesi. Bu marketlerin müzesi olarak geçiyor. Yarısı kafeterya. Çok lezzetli yemekler, kaliteli yemekler çıkartıyor. Diğer tarafı market ama böyle yani her şey parlıyor yani. 50 tane su çeşidi var dünyanın her yerinden gelmiş. Orada olmak büyük bir prestij. Ürünü bıraktık; “Çok sevdik, satmak istiyoruz,” dediler. Bir sene içinde neredeyse 100’e yakın lokasyona çıktık. Derken Covid patladı. İlk başta iyi gitti ama sonra ambalaj, tedarik, lojistik sorunları başladı; çalışan bulmak zorlaştı. Kuzenim “Türkiye’de teşvikler var, bir gelin bakın,” dedi. Geldik. Ama Türkiye’de “demleme çay” anlayışı yokmuş. Piyasadaki soğuk çaylar daha çok ekstrakt veya aroma mantığıyla yapılıyormuş. Oysa Amerika’da dünya devlerinin demleme çay markaları var. Bizim hedefimiz de şuydu: Rize çayına katma değer kazandıralım; Türkiye’de üretelim, sonra Amerika’ya götürelim. İlk başta outsource deneyelim dedik ama olmadı. “Neden kendi yerimizi kurmuyoruz?” dedik. Ankara’da bir yer bulduk, organize ettik, makineleri aldık, üretim hattını kurduk. Geçen yıl Mayıs’ta Türkiye’de piyasaya çıktık. Bizim işin özü şu: Rize çayını gerçek bitki ve baharatlarla harmanlayıp doğal aromalarla Türk usulü demliyoruz.
Türkiye’de neler yapıyorsunuz?
Teakina artık MacroCenter raflarında yerini aldı. Horeca kanalına da açıldık; yeni market zincirleriyle görüşmelerimiz sürüyor ve yakında farklı raflarda da olacağız. Şu anda beş farklı çeşidimiz var: Sade Rize çayı, şeftali–zencefil, hibiskus–orman meyveli, elma–tarçın ve nane–limon otu. Ürünlerimiz sadece içecek olarak değil, miksoloji tarafında da kullanılmaya başladı. Geçen hafta bir etkinlikte ‘dem’ olarak servis ettik ve çok iyi geri dönüşler aldık. Bu yaz özellikle otel ve restoran tarafında büyümeye odaklanıyoruz. Geçen yaz Bodrum’da bir pilot çalışma yaptık ve bazı otellere girdik. Şimdi satış ve pazarlama ekibimiz sahada aktif olarak çalışıyor. Özellikle minibarlar ve yabancı misafirlerin yoğun olduğu noktalarda ürünümüze ciddi bir ilgi olduğunu görüyoruz.
Aslında amacımız çok basit: Evde içtiğimiz o sade ve gerçek çay deneyimini şişeye taşıyabilmek. Gerçek çay, gerçek bitki ve baharatlarla… Çünkü çay dünyada sudan sonra en çok tüketilen içecek; ister sıcak ister soğuk. Biz de Karadeniz’den topladığımız çayla, evde demlenmiş gibi sade ve gerçek bir çayı şişeye koymak istiyoruz. Temiz, dürüst ve anlaşılır bir içerikle. Çünkü yeni nesil artık ne tükettiğini merak ediyor; etiketi okuyor, besin değerlerine bakıyor ve içinde ne olduğunu bilmediği ürünleri tercih etmiyor.
Türkiye’de mikro ölçekte çalışan çok iyi çay üreticileri var ve gerçekten çok kaliteli çaylar yetiştiriliyor. Bizim hedefimiz de bu yüksek kaliteli Türk çaylarını alıp doğru şekilde demleyerek katma değerli ürünlere dönüştürmek ve bunu dünyaya anlatmak. Çayı sadece dökme bir ürün olarak değil, farklı ürünlere dönüşebilen ve değer yaratabilen bir kategori olarak görmek gerektiğine inanıyoruz. Sonuçta dünyada ‘Turkish tea’ diye bir kavram var ve biz de bu kültürü daha modern ve katma değerli ürünlerle dünyaya taşımak istiyoruz. Amacımız Türk çayını sadece anlatılan bir ürün olmaktan çıkarıp, dünyada gerçekten ulaşılabilir ve içilen bir ürüne dönüştürmek. Adım adım ilerleyerek Türk çayını global pazarda daha görünür kılan ve dünyada bulunan bir marka yaratmak istiyoruz.
Ama bütün bunlara başlamadan önce kendi evimizin önünden başlamak gerekiyor. Bu yıl Rize’ye gidip çay toplamak, insanlara çayın gerçekten ne olduğunu anlatmak istiyoruz. Çünkü o bölgede koşullar çok zorlu; arazi dengesiz, iklim sert ve sürekli yağış alan bir coğrafya. Çayın arkasında ciddi bir emek var. Biz de adım adım içeride neler yapabileceğimizi, bu ürüne nasıl daha fazla katma değer katabileceğimizi düşünüyoruz. Başlangıçta amacımız günün her anında tüketilebilecek, sade ve gerçek bir çay ürünü yapmaktı. Onu başardık. Şimdi sırada bu hikayeyi daha fazla insana anlatmak var.