Mine Zabcı /
“Cartier” adını duymayan yoktur.
Ama bazı anlar vardır; bir markayı bilmek ile onu hissetmek arasındaki mesafeyi kapatır. Benim için o an, Londra’daki Victoria & Albert Müzesi’nde karşıma çıkan Cartier sergisi oldu.
Peki beni yazmaya iten neydi?
Bu kadar saati ve mücevheri bir arada görmek mi?
Seçkin, neredeyse nefes kesen mücevherlerin sunumu ve ilham aldıkları coğrafyalar mı?
Hayır.
Benim için iki neden vardı.
İlki, “Bir taşın özgürlük hikâyesi”.
İkincisi ise Cartier saatlerinde yıllardır değişmeyen o sessiz ortaklık: 10’u10 geçeyi, dengeyi, belki de kusursuzluğu işaret eden bir zaman. Eski ya da yeni… Tüm saatlerde aynı an. Bir tesadüf değil, bir bilinç.
Bir mücevher nasıl doğar?
Ben de bir sanatçıyım; ama bir mücevher ustası olmak… Bu bambaşka bir seviye. Orada, vitrinlerin önünde yürürken zihnimde şu düşünce yankılandı:
Bilinen ve bilinmeyen dünyanın dört bir yanından ustalar, kendi varlıklarını tek bir isim altında topluyor.
Marka…
Ölümsüzlük…
Sahiplenmek…
Ve güç.
Güç, yalnızca pırıltıda değil; hikâyede saklı.
Salonlar boyunca ilerlerken; Hindistan’dan Rusya’ya, Orta Doğu’dan Çin’e uzanan ilhamlar, kültürlerin Cartier filtresinden geçerek yeniden yorumlanışı… Her şey kusursuz. Ta ki bir vitrinin önünde adımlarım yavaşlayana kadar.
Orada duruyorum.
Bir taş.
Ve onun hikâyesi.
Güney’in Yıldızı
1853 yılında Brezilya’da, köle bir kadın tarafından bulunan bir elmas.
Bu keşif, ona yalnızca bir taş değil; özgürlüğünü ve ömür boyu bir maaşı da getiriyor. Bir insanın kaderi, toprağın içinden çıkan bir ışıkla değişiyor.