Günay DEMİRBAĞ
Nişantaşı’nın yoğun ritmi içinde, dışarıdan bakıldığında sakin bir galeri mekânı gibi görünen kapıdan içeri adım attığınız anda aslında yalnızca eserlerin sergilendiği bir alana değil; bir sanatçının düşünce biçimine, üretim katmanlarına ve zihinsel dünyasına dahil oluyorsunuz. Sait Mingü’nün kapsamlı bir yenilenme sürecinin ardından yeniden kurguladığı atölye ve galeri mekânı, klasik sergileme anlayışının ötesine geçerek üretim ile sunum arasındaki sınırları bilinçli biçimde silikleştiren çok katmanlı bir deneyim alanına dönüşüyor.

1977 yılında İstanbul’da doğan ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü mezunu olan Mingü, uzun yıllardır figüratif anlatımı dijital teknikler, geleneksel resim pratiği ve illüstratif yaklaşımla bir araya getiren özgün diliyle çağdaş sanat alanında kendine özel bir yer açıyor. Onun eserlerinde yalnızca bir figür ya da kompozisyon değil; aynı zamanda zaman, hafıza, kırılganlık, dönüşüm ve insanın çevresiyle kurduğu çok katmanlı ilişki görünür hâle geliyor. Sanatçı, el çizimi ve boya katmanlarını dijital müdahalelerle bir araya getirirken, zanaat ile teknolojiyi aynı yüzey üzerinde buluşturuyor. Bu nedenle eserleri yalnızca görsel bir anlatı kurmuyor; aynı zamanda üretim sürecinin izlerini taşıyan yaşayan yüzeylere dönüşüyor.
Özellikle yeni dönem işlerinde öne çıkan pleksi kaplama yüzeyler, figüratif kompozisyonların derinlik hissini artırırken ışığı da eserin aktif bir parçasına dönüştürüyor. Yansıyan yüzeyler, katmanlı dokular ve optik geçişler izleyiciyi yalnızca bakmaya değil; resmin içine fiziksel olarak dahil olmaya çağırıyor.
Uluslararası sanat çevrelerinde de aktif bir şekilde üretimlerini sürdüren sanatçının eserleri bugüne kadar Londra, New York, Miami, Viyana ve Paris gibi önemli sanat merkezlerinde sergilendi. 2014 yılında Royal Academy of Arts tarafından verilen Hugh Casson Desen Ödülü ise sanatçının kariyerindeki önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Sait Mingü ile figürle kurduğu ilişkiyi, dijital ile geleneksel teknikler arasında geliştirdiği katmanlı üretim pratiğini, sanatındaki dönüşüm süreçlerini konuştuk.
İnsan figürünü merkez alıyorsunuz ama üretim sürecinizde hem sezgi hem de kurgu birlikte ilerliyor gibi görünüyor. Bu iki alan sizin çıkış noktanız ne oluyor?

Benim çıkış noktam her zaman insan oldu. Çocuk figürleri, kadın portreleri, erkek portreleri… Bazen hayvanlar, bazen doğa. Aslında son dönem işlerimin tek bir ortak teması yok. Bazı eserleri önceden uzun uzun kurgulayarak yapıyorum; bazen de tamamen anlık bir hisle ortaya çıkıyorlar. Bir anda içimden baykuşlu bir kadın yapma isteği gelebiliyor ya da karlı bir manzara resmi yapmak isteyebiliyorum.
Sonrasında kâğıt üzerinde düşünmeye başlıyorum: Kadın nerede durur, hayvan kompozisyona nereden girer, arkadaki manzara nasıl olur… Biraz hissederek, biraz düşünerek ilerleyen bir süreç bu. İlhamın tam olarak nereden geldiğini tarif etmek benim için hâlâ çok zor.
Ama bazı işler doğrudan belirli bir düşünceyle çıkıyor ortaya. Örneğin Geçmişin Hayaletleri sergisi için yaptığım eserlerden biri daha karanlık, daha melankolik bir yerden doğmuştu. O sergiye özel düşünülmüş bir işti.
Fotoğraf sanatçısı arkadaşınızın portföyünden yola çıktığınız işlerinizde süreç nasıl şekilleniyor?
Fotoğraf benim için yalnızca başlangıç noktası oluyor. Arkadaşımın çektiği bir kadın portresini seçiyorum ama sonrasında onu tamamen başka bir yere taşıyorum. O artık aynı kadın olmuyor; bambaşka bir duyguya, başka bir hikâyeye dönüşüyor.
Kâğıt, kalem, sulu boya, akrilik, yağlı boya… Hepsi sürecin içinde. Dijital bir iş gibi görünse de aslında her katmanı fiziksel olarak üretiyorum. Bazı parçaları tuval üzerine boyuyorum, bazılarını kâğıtta çalışıyorum, bazen bez parçaları kullanıyorum, bazen mürekkeple ilerliyorum. Daha sonra bütün bu katmanları bilgisayara aktarıp yeniden bir kolaj dili içinde birleştiriyorum.
Bu yüzden kompozisyon benim için çok önemli. Daha en başta nereye gideceğimi aşağı yukarı bilmem gerekiyor. Çünkü her şeyi elle çiziyor, elle boyuyorum. Dijital efektlerin çoğu aslında gerçek boya katmanlarının birleşmesinden oluşuyor. İzleyicinin dijital bir yüzey olarak gördüğü şeyin altında fiziksel bir emek ve dokunsal bir süreç var.
Bir tuval resmi bazen bir-iki günde bitebilir ama bu işler bir haftayı, on günü bulabiliyor. Çünkü düşünme süreci de yaratımın kendisi kadar uzun.
“Kırıkları saklamak yerine görünür kılmak istiyorum.”

Bu eserin adı Kintsugi. Çünkü benim için kusurlar insanı eksilten değil, tam tersine onu daha değerli kılan izler taşıyor. İlk bakışta estetik bir tercih gibi görünen bu referanslar aslında daha çok düşünsel ve duygusal karşılıklar içeriyor.
Ben de bu yaklaşımı portreye taşımak istedim. Bu yüzden portredeki kırıkları altınla birleştirdim ve eser bu nedenle Kintsugi adını aldı. Eskiden benim için portrenin altınsız hali yeterliydi; şimdi ise bir resme ne ekleyebilirim, neyi çıkarabilirim ve onu nasıl daha fazla şey söyler hale getirebilirim diye düşünüyorum. Çünkü artık mesele yalnızca bir yüzü resmetmek değil; o yüzün taşıdığı kırılmaları, izleri ve dönüşümü görünür kılmak.
Eserdeki figürle kurduğum ilişki de Japon kültüründeki sadelik ve kırılganlık anlayışıyla yakınlaşıyor. Kintsugi felsefesinde kırığın gizlenmek yerine daha görünür hale gelmesi, benim çalışmalarımda da karşılığını bulan bir düşünce. Ben de o kırıkları saklamak yerine görünür kılarak onların taşıdığı hikâyeyi öne çıkarmaya çalışıyorum.
Sanat hayatınızda belirgin bir kırılma noktası oldu mu?
Figürü her zaman çalışıyordum. İlk dönemlerimde daha büyük tuval ve sulu boya işler yapıyordum. Ama teknolojiyle de çok iç içeydim. Güzel sanatlar kökenli, klasik eğitim almış biriyim ama bilgisayarla üretmeye de hep yakındım. Üniversite yıllarında yaptığım dijital işler yalnızca dijital ortamda var oluyordu. Zamanla o dijital dili, elle yaptığım katmanlarla birleştirmeye başladım. Bugün geldiğim noktada zihnimde kurduğum kompozisyonun hangi teknikle daha doğru ifade edileceğini daha en baştan hissedebiliyorum.
2012’de açtığım bir sergi önemli bir dönüm noktasıydı. Galeride dijital işlerimi de gösterdim. “İstersen bunlardan birkaçını sergiye ekleyelim” dediler. İlk kez orada dijital katmanlı işlerimi tuval ve sulu boyaların yanında sergiledim. Sonrasında bu işler giderek çoğaldı ve zamanla sergilerin büyük bölümünü kaplamaya başladı. Bir diğer önemli kırılma noktası ise 2014’te Londra’daki Royal Academy’den aldığım Hugh Casson Drawing Award oldu. O ödül bana uluslararası anlamda daha rahat hareket etme cesareti verdi. Sonrasında Paris ve Viyana’da sergiler açtım.
Bir başka dönüm noktası da Marmaris’teki D-Maris Bay oldu. Otelin farklı alanlarında büyük ölçekli işlerim yer aldı. Orada işlerimi gören koleksiyonerlerden dünyanın farklı yerlerinden siparişler almaya başladım. Malezya’dan İrlanda’ya, Beyrut’tan İngiltere’ye kadar eserlerim gitti.
“Boşluk bırakmayı seviyorum.”
İzleyicinin eserlerinizle kurduğu ilişki sizin için ne ifade ediyor?
Benim için en güzel şey, izleyicinin o duyguyu kendi içinde tamamlaması. Özellikle kâğıt ve tuval işlerimde bilinçli olarak boşluk bırakıyorum. O tamamlanmamış hissin izleyicide bir karşılık bulmasını seviyorum. Çünkü herkes o boşlukları kendi hikâyesiyle dolduruyor. Son dönem işlerimde özellikle bunu daha fazla önemsiyorum. Herkes aynı resimde başka bir duygu, başka bir hikâye bulabiliyor. Ben bir hisle yola çıkıyorum ama izleyicinin de o açıklığa sahip olmasını istiyorum.
“Bir resmin bittiğini hissettiğim an duruyorum.”
Bu tamamen hisle ilgili. Özellikle dijital katmanlı işlerde sınır neredeyse sonsuz. Sürekli ekleyebilir, çıkarabilir, değiştirebilirsiniz. Tuvalde ya da sulu boyada malzemenin bir sınırı vardır ama dijital tarafta o sınır çok daha esnek. Bu yüzden hedefi baştan iyi belirlemek gerekiyor. Ama yine de bir noktada, “Aradığım ifadeye ulaştım” hissi geliyor. O zaman duruyorum. Çünkü insanın bir gün sevdiği bir şeyi ertesi gün beğenmemesi çok mümkün. Bu yüzden sezgisel olduğu kadar kontrollü bir süreç de bu.
İlk dönem yaptığınız eserlerle bugün arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

İlk zamanlarda sadece figürün kendisi yeterliydi benim için. Figürdeki hareketi, ifadeyi, estetiği vermek istiyordum. Çizmek ve boyamak yeterli geliyordu. Ama yıllar geçtikçe resimlerin içine daha fazla hikâye, daha fazla unsur girmeye başladı. Eskiden arka planlar çoğunlukla boştu. Şimdi ise figürün çevresiyle, atmosferle, diğer öğelerle kurduğu ilişki beni daha çok ilgilendiriyor. Artık yalnızca figürü değil, onun bulunduğu dünyayı da anlatmak istiyorum.
Sanat hayatınız ilk başlandığınız yıllardan itibaren etkilendiğiniz sanatçılar oldu mu?
Tabii. Eğitim hayatım boyunca özellikle klasik ustalara bakarak büyüdük. Egon Schiele’yi her zaman çok sevdim. Empresyonistler ve ekspresyonistler de beni çok etkiledi.
Aslında sevdiğim sanatçı çok fazla olduğu için bazen sevmediklerimi söylemek daha kolay oluyor. Hiperrealizme çok yakın hissetmiyorum kendimi. Elbette büyük bir teknik ustalık gerektiriyor ama var olan bir şeyi fotografik olarak yeniden üretmek beni çok heyecanlandırmıyor.
“Bir gün resimlerimin hareket ettiğini görmek istiyorum.”
Hayal ettiğiniz bir sergi var mı?
Var. Son dönem işlerimde zaten bunun izleri var. Büyük ekranların, hareketli yüzeylerin işin içine dahil olduğu bir sergi hayal ediyorum. Boyanın ya da figürün devam ediyormuş hissi verdiği, bütünsel bir alan… Bununla ilgili bazı denemeler yaptım ama daha büyük ölçekte nasıl kurabileceğimi düşünüyorum.
Yaptığınız resimler dışında ruhunuza iyi gelen ve sanatınızı besleyen şeyler oldu mu?
Her zaman sinema oldu, bir de çizgi roman. Çizgi roman artık eskisi kadar hayatımda değil ama çocukken çok önemliydi. 12-13 yaşlarındayken Gırgır dergisinden ayrılan ekibin çıkardığı Avni dergisine giderdim. Serhat Gürpınar benim ilk hocalarımdan biridir aslında. Cuma günleri derginin hazırlanışını izlerdik. O ortamdan çok şey öğrendim. Çizginin ritmini, hikâye kurmayı, mizahın arkasındaki disiplini… Belki bugün yaptığım işlerin katmanlı yapısının temelinde de biraz o dönemlerin etkisi vardır.