Mekanik saatçilik, yalnızca zamanı ölçen araçlar üretmekten ibaret değil; aynı zamanda kültürel mirası, teknik yenilikleri ve insanlığın ilerleme hikâyesini kayıt altına alan eşsiz bir disiplin. Bu mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması ise müzelerin ve arşivlerin üstlendiği önemli bir sorumluluk. IWC Schaffhausen Müzesi’nin Küratörü David Seyffer, markanın 150 yılı aşkın tarihine ışık tutan çalışmalarıyla bu sorumluluğu başarıyla sürdüren isimlerinden biri.
Seyffer ile gerçekleştirdiğimiz özel söyleşide, bir saat müzesinin nasıl kurgulandığından koleksiyon oluşturmanın inceliklerine, IWC’nin saatçilik tarihindeki dönüm noktalarından günümüzün yükselen vintage saat kültürüne kadar uzanan geniş bir perspektifi ele aldık. Saatleri yalnızca teknik objeler olarak değil, tarihsel ve kültürel tanıklar olarak değerlendiren Seyffer, aynı zamanda mekanik saatçiliğin geçmişten geleceğe taşıdığı ruhu ve anlamı da paylaşıyor.

Bir saat müzesinin ayırt edici özelliği nedir, nasıl tasarlanır ve küratörlüğü nasıl yapılır? Geleneksel bir marka arşivinden hangi özellikleri ile ayrılır?
2010’dan beri İsviçre Müzeleri Birliği’nin resmi üyesiyiz; bu da doğal olarak beraberinde gelen tüm düzenlemelere bağlı olduğumuz anlamına geliyor. Temelde Uluslararası Müzeler Konseyi’nin (International Council of Museums / ICOM) standartlarına uyuyoruz. Misyonumuz tarihi arşivlemek ve gelecek nesillere erişilebilir kılmak. Farkımız ise bir saat müzesi olarak, daha küçük bir sergi alanında daha fazla eseri sergilememiz, böylece ziyaretçilere IWC’nin hikayesini keşfetme fırsatı sunuyoruz. Sergimizi ziyaretçilerin IWC Schaffhausen’in nasıl ortaya çıktığını, markanın hangi tasarımları ürettiğini ve yıllar içinde nasıl evrildiğini anlayabilecekleri şekilde düzenliyoruz.
IWC Müzesi’nde yer alan en eski saat hangisi? Koleksiyondaki parçalar nasıl edinildi, bunların arasında özellikle sıra dışı ya da unutulmaz bir hikaye var mı?
Koleksiyonumuzdaki en eski saat, yaklaşık 1870’te Schaffhausen’da üretilen, mekanizma numarası 1410 olan bir cep saati. Ayrıca ödünç olarak sergilenen, 579 numaralı mekanizmaya sahip bir cep saatimiz var; en eski ve en çok övgü alan cep saatlerinden biri. Ne şanslıyız ki, müzemiz 1960’lardan itibaren tarihi saatleri koleksiyonuna katmaya başladı. Bugün hâlâ özel saatler düzenli olarak bize geliyor. Koleksiyoncular ve marka dostlarıyla yakın ilişkimiz olağanüstü saatlere erişmemizi sağlıyor. Her yıl koleksiyona yeni parçalar ekliyoruz.

Bir saatin müze için uygunluğunu ne belirler: Teknik yenilik mi, tarihsel önem mi, yoksa hikayesi mi?
Tüm bu unsurların birleşimidir. Bir saatin önemli bir kişiye ait olduğunu bilmek harika bir detay; böylelikle saatin arkasındaki kişisel hikâyeye dair bir duygu oluşur. Aynı zamanda, geçmişimizdeki dönüm noktalarını belgeleme işi kayıtlar açısından özellikle önemli. Şirketin tarih boyunca ne kadar yenilikçi olduğunu göstermek istiyoruz. Ve son olarak, IWC’den beklenmeyecek tasarımları da sergilemek istiyoruz.
Saatleri yalnızca nesneler olarak değil, tarihi belgeleyen kültürel eserler olarak mı görüyorsunuz?
Kesinlikle. Saatler ve zaman ölçümü, ister kişisel aksesuar olarak ister belirli görevler için tasarlanmış hassas birer araç olarak, kültürel tarihte önemli bir rol oynadı ve oynamaya devam ediyor. Örneğin, havacılığın öncü günlerinde kokpit navigasyonu için kullanılan kol saatlerini ya da gemilerde deniz kronometresi olarak görev yapan cep saatlerini düşünün. Ve 2026’da yeni Pilot’s Venturer Vertical Drive’ın piyasaya sürülmesiyle birlikte, uzayda kullanılmak üzere özel olarak tasarlanmış saatlerden de söz edebiliriz. Bu bağlamda IWC’nin mekanik Perpetual Calendar ile donatılmış bir saati uzaya gönderen ilk saat üreticisi olması da ilginç bir nokta: Saati ESA astronotu Thomas Pesquet, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda taktı.

Günümüz yüksek saatçilik dünyasında teknik komplikasyonlar mı, yoksa tasarım dili mi daha belirleyici rolü üstleniyor?
IWC’nin tarihine baktığımda, her ikisinin de daima önemli olduğunu düşünüyorum. Dakiklik ve hassasiyet, markamızın tanınmasını sağlayan tanımlayıcı özellikler oldu. Ancak özellikle 1960’lar ve 1970’lerde tasarım da aynı derecede merkezdeydi; IWC’nin bu alanda trendler belirlediğini görmek büyüleyici. Örneğin, 1970’lerde efsanevi saat tasarımcısı Gérald Genta’nın IWC için tasarladığı Ingenieur SL, Referans 1832. Öte yandan, teknik yenilikler de gelişimimiz üzerinde derin bir etki yarattı. Bunun en önemli örneklerinden biri, 1985’te Kurt Klaus’un Perpetual Calendar’ını taşıyan Da Vinci Perpetual Calendar Chronograph. Bu yıl hikaye Perpetual Calendar ProSet ile devam ediyor – tek bir kurma kolu pozisyonu üzerinden hem ileriye hem geriye ayarlanabilen ilk Perpetual Calendar.
Sizce IWC’yi tarih boyunca diğer İsviçreli saat üreticilerinden ayıran belirleyici dönüm noktası ne oldu?
Kesinlikle kuruluş hikayemiz. En başından itibaren, ileri teknolojiyle üretilmiş küçük parçalar ile saat ustalarının zanaatkârlık becerilerini bir araya getirmek, sektörde yeni bir yaklaşımı temsil etti. Geleneksel el işçiliğini endüstrileşmiş üretim süreçleriyle birleştirerek saat üreten ilk şirket biz olduk. Bir diğer kritik dönüm noktası ise 1970’lerde kuvars saat üretimine yönelmeyip, onun yerine tamamen mekanik saatçiliğe odaklanmaya karar verdiğimizde geldi. Bu, IWC’nin kendi mekanizma uzmanlığını koruması için en önemli ön koşuldu; aynı zamanda Perpetual Calendar gibi mühendislik başarılarının da temelini attı.
Müze koleksiyonuna hiç girmese de sizde derin kişisel izler bırakan bir saat oldu mu?
Oldukça fazla var. Koleksiyona katmayı ve ziyaretçilerimize göstermeyi çok istediğimiz birçok hazine mevcut. En büyük dileğim, IWC’nin bugüne kadar ürettiği tüm mekanizmaları sergileyebileceğimiz bir sergi düzenlemek. Bu gerçekten olağanüstü olurdu; 150 yılı aşkın tarihimizde yaklaşık 400 farklı mekanizma geliştirmiş olmamız mirasımızı ve mekanizma geliştirme konusundaki uzmanlığımızı yansıtıyor. Ancak bu vizyonu gerçeğe dönüştürmek için hâlâ bir veya iki kayıp kalibrenin izini sürmemiz gerek.

Son yıllarda vintage saatlere yönelik artan ilgiyi sizce ne tetikliyor?
Bununla ilgili yalnızca kendi kişisel izlenimlerimi paylaşabilirim. Bence bu durum, tarihe ve geçmişin değerlerine geri dönmenin bir yansıması. Aynı zamanda, mekanik kol saatine duyulan sevginin doğal bir şekilde “öncesinde ne vardı?” sorusunu doğurmasıyla da bağlantılı. Kendi çevremde gözlemlediğim kadarıyla, işte bu merak insanları saatlerin tarihini incelemeye; onları araştırmaya, tanımaya ve nihayetinde vintage saatleri biriktirmeye yöneltiyor.
Sizce çağdaş saatçiliği geçmişten ayıran belirgin bir “ruh” var mı?
Ruh, kesinlikle saat ustasının zanaatına duyduğu tutkudur. Mekanik bir saat yaratmak adanmışlık gerektirir. Yüzden fazla parçayı titiz ve ince işçilikle bir araya getirip çalışan bir zaman ölçer haline getirmek, neredeyse bir ilahi bir misyon gibidir. İşte her mekanik saate ruhunu veren şey, bu kompleks yaklaşım ve saatçiliğin ardındaki tarih.
Kendi koleksiyonunuzu oluştururken duygularınıza yaslanarak mı, yoksa aklınıza güvenerek mi karar veriyorsunuz?
Kararlar elbette akla dayanmalı, çünkü tutarlı bir küratöryel konsepte hizmet etmeleri gerekiyor; ama duygunun hiç rol oynamadığını söylemek dürüst olmaz. IWC tarihinden öyle saatler var ki, bağlamları ve teknik dehaları nedeniyle onları sevmek zorundasınız. Ve müze için hangi saatleri edineceğimize karar verirken duygu doğal olarak devreye giriyor. En güzel yanı ise bu kararları tek başıma vermek zorunda olmamam: Hararetle tartışıp birlikte karar alan harika bir ekibim var.

Bugünün saatçilik dünyasında sizi hâlâ heyecanlandıran ve ilham veren şey ne?
Her şeyden önce, böylesine hızlı bir dijital çağda bu geleneksel zanaatın hâlâ var olması. Bir saat yapımcısını çalışırken izleyen ve her mekanik saatin nasıl bir tutkuyla yaratıldığına tanıklık eden herkes, bu büyüye kapılmaktan kendini alamaz.
Bir saate gerçek değerini nihayetinde ne verir: Ölçtüğü zaman mı, yoksa taşıdığı hikaye mi?
Günlük yaşamda, kuşkusuz zamanı ölçmedeki hassasiyet. Ancak uzun vadede kalıcı olan, saatin temsil ettiği tarih, tasarım ve tarihsel önemdir.
IWC’nin tarihinden geleceğe göndermek üzere tek bir saat seçmeniz gerekseydi, hangisi olurdu ve neden?
Bu son derece zor bir soru. IWC, tarihi boyunca olağanüstü çeşitlilikte, ama her zaman güzel ve büyüleyici saatler üretti. Markamızın DNA’sını aktarmak için muhtemelen üç saate ihtiyaç duyardık: En erken dönemlerden bir cep saati, Perpetual Calendar ile donatılmış bir model ve son olarak kasası seramik ya da Ceratanium® gibi yenilikçi yüksek performanslı bir malzemeden üretilmiş bir saat. Bu üç saatle, gelecekte bile IWC’nin neyi temsil ettiğini ve markanın özünde neyin yattığını anlamak mümkün olurdu.