Lüks, yalnızca sahip olunan nesnelerle değil, onların içinde yaşadığı mekânlarla da tanımlanıyor. Hermès, Londra’nın en seçkin alışveriş caddelerinden New Bond Street’te açtığı yeni Maison Bond Street ile bu anlayışı bir kez daha ortaya koyuyor. 166 New Bond Street’teki yeni adres, yalnızca bir mağaza değil; sanat, mimari ve zanaatin kusursuz bir uyum içinde buluştuğu yaşayan bir kültür mekânı.
Dünya genelindeki altıncı Maison konsepti olarak hayata geçirilen yapı, yaklaşık 2.000 metrekarelik alanı ve 18. yüzyıla uzanan geçmişiyle Hermès’in Birleşik Krallık’taki en iddialı yatırımlarından biri olma özelliğini taşıyor. Altı tarihi binanın özenle restore edilmesiyle oluşturulan yapı, elli beş odası, çatı terasları ve birbirine bağlanan mimari kurgusuyla klasik bir lüks mağaza deneyiminin çok ötesine geçiyor.


Paris merkezli mimarlık ofisi RDAI tarafından, sanat yönetmeni Denis Montel’in yaratıcı vizyonuyla tasarlanan iç mekânlarda geçmiş ile bugün arasında incelikli bir diyalog kuruluyor. Restore edilen özgün mimari detaylar, çağdaş tasarım öğeleriyle dengelenirken, mekânın her köşesi ziyaretçiyi keşfe davet eden sakin bir zarafet taşıyor.
Maison’un merkezindeki atrium ise projenin mimari kalbi niteliğinde. Foster + Partners tarafından yeniden tasarlanan bu etkileyici boşluk, çelik ve cam çatısıyla doğal ışığı yapının merkezine taşırken, kireç taşı, cam ve elde işlenmiş deri korkuluklardan oluşan spiral merdiven Hermès’in malzemeye duyduğu saygıyı güçlü biçimde yansıtıyor.
Ancak Maison Bond Street’i farklı kılan yalnızca mimarisi değil. Hermès, bu yeni adresi aynı zamanda bir sanat galerisi olarak da kurguluyor. Sanat Direktörü Pierre-Alexis Dumas‘ın küratöryel yaklaşımıyla seçilen 500’ü aşkın eser, mağazanın her bölümüne düşünülerek yerleştirilmiş. İngiliz sanatçı Jessica Wetherly’nin atrium için ürettiği at heykeli ile Londralı illüstratör Katie Scott’ın doğadan ilham alan duvar çalışmaları, Hermès’in estetik dünyasını mimarinin ayrılmaz bir parçasına dönüştürüyor.


Katlar arasında ilerledikçe ziyaretçi, markanın farklı evrenleri arasında adeta bir yolculuğa çıkıyor. Deri ürünlerinden hazır giyime, saatlerden yüksek mücevher koleksiyonlarına, ev dekorasyonundan binicilik dünyasına kadar Hermès’in on altı farklı métier’si, her biri kendine özgü atmosferlere sahip odalarda sergileniyor. Hiçbir alan diğerinin tekrarı değil; her bölüm kendi karakteriyle ziyaretçiye yeni bir deneyim sunuyor.
Maison’un üçüncü katında ise markanın gerçek kimliğiyle karşılaşılıyor. Hermès’in deri ustaları, geleneksel el işçiliğini ziyaretçilerin gözleri önünde sürdürüyor. Günümüz lüks tüketim anlayışının aksine, burada hız değil zaman; tüketim değil kalıcılık öne çıkıyor. Onarılabilen, nesiller boyunca kullanılabilen ürün anlayışı, Hermès’in sürdürülebilir lüks yaklaşımının temelini oluşturuyor.
En üst katta yer alan Émile Hermès Koleksiyonu ise markanın hafızasına ayrılmış özel bir alan. Paris’teki 24 Faubourg Saint-Honoré’de bulunan özel koleksiyondan ilham alan bu bölüm, Hermès’in tarihini geleceğe taşıyan sembolik bir anlatı sunuyor.
Mağazanın vitrinleri ise İngiliz tekstil sanatçısı Kate Jenkins’in el işi teknikleriyle yarattığı mizahi yerleştirme The Rocabarn ile hayat buluyor. Hermès’in atları bu kez bir bakım salonunun başrolünde; örgü, nakış ve tığ işiyle hazırlanan fantastik kompozisyon, markanın oyunbaz estetik anlayışını zarif bir şekilde yansıtıyor.