Nazan Zorlu/
Bazı yarışların start almadan bir hikâyesi oluyor.
3-5 Eylül’de koşulacak Rallye Mont-Blanc Morzine’a hazırlanıyorum şu sıralar. Etap videoları, notlar, onboard’lar derken bir ara yarışın geçmişini kurcalamaya başladım — ve itiraf edeyim, karşıma bu kadar güzel bir hikâye çıkacağını beklemiyordum.

Mont-Blanc, Fransa’nın önemli asfalt rallilerinden sadece biri değil. Savaş sonrası Avrupa’sı var içinde, Évian’ın Belle Époque zarafeti var, Rothschild’lerin Megève’i var, Fransız Alpleri var, tabii bir de Alpine.
İşin garibi, her şey maden suyuyla başlıyor.
Rallinin kökleri 1947’deki Paris-Évian Rally’ye uzanıyor. Fikir, savaş sonrasında Évian’ın satışlarını canlandırmak isteyen Cruz ailesinden çıkmış — Évian markasının sahibi. İlk yarış 19 Temmuz 1947’de Paris’ten Évian’a koşuluyor. Sonra Évian-Mont Blanc oluyor, derken Mont Blanc-Iseran, ve 1961’den itibaren bugünkü adını alıyor.


Maden suyu satmak için ralli organize etmek — çok Fransızca bir başlangıç aslında.
Ama Évian da sıradan bir yer değil zaten. Léman Gölü kıyısında, Belle Époque’tan beri Avrupa aristokrasisinin uğrak yeri olmuş bir termal merkez. Hôtel Royal, Casino, göl kıyısı mimarisi — o eski zarafet hâlâ duruyor orada.


Biraz ileride Megève var. 1920’lerde Baroness Noémie de Rothschild, Saint-Moritz’e Fransız bir alternatif yaratmak istemiş ve Megève’i seçmiş; Mont d’Arbois’nın temelleri de öyle atılmış. Bugün “old money” diye paketleyip yeniden keşfettiğimiz şey aslında yüz yıllık bir hikâye: iyi kayak, iyi yemek, ahşap chalet’ler, güzel otomobiller ve bağırmaya ihtiyaç duymayan bir yaşam biçimi.


Mont-Blanc’ı benim için özel yapan da biraz bu. Avrupa’da otomobil sporlarının çok sevdiğim bir yanı var: hayattan kopmuyor.
Ralli kapalı bir pistte dönüp duran otomobillerden ibaret değil. Kasabadan çıkıyorsunuz, köylerin arasından geçiyorsunuz, dağa tırmanıyorsunuz. Morzine’den çıkıp Joux Verte, Joux Plane gibi efsanevi dağ yollarında yarışıyorsunuz — birkaç saat önce insanların kahvesini içtiği, bisiklete bindiği yollar bir anda özel etaba dönüşüyor. Sonra yeniden açılıyor, hayat devam ediyor.
Avrupa’daki ralli kültürünün büyüsü biraz burada sanırım.
O yollardan daha önce kimler geçmiş, bir de ona bakın: Jean-Claude Andruet, Bernard Darniche, Bruno Saby, Bernard Béguin, Philippe Bugalski. Mont-Blanc’ın kazananlar listesi neredeyse Fransız ralli tarihinin kendisi.
Benim için asıl güzel olan Alpine bağlantısı: Andruet 1969’da, Darniche 1972’de, Jacques Henry 1974’te, Bruno Saby 1976’da — hepsi Alpine A110 ile kazanmış burada.
Ve 2026’da ben de aynı dağlara bir Alpine A290 Rallye ile çıkacağım.
Doğrusu bu bağlantının bu kadar güçlü olduğunun araştırana kadar farkında değildim. 60’ların, 70’lerin küçücük, hafif A110’ları ile Alpine’ın elektrikli yeni nesil yarış otomobili arasında yarım yüzyıldan fazla zaman var. Dağ hâlâ aynı dağ.


Sevdiğim bir başka ayrıntı da tarihi otomobiller. Mont-Blanc haftasında modern ralliyle beraber VHC ve VHRS kategorileri de koşuluyor; 2026’da 47. Historic Mont-Blanc VHC ve 11. VHRS yine programda.
Avrupa’nın otomobil kültüründe en sevdiğim şeylerden biri de tam olarak bu: 50 yıllık otomobili müzeye kaldırıp üzerine örtü çekmiyorlar. Yarıştırıyorlar. Porsche’si, Escort’u, Alpine’ı yeniden o dağa çıkarıyorlar. Motor sesini duyuyorsunuz, otomobil kirleniyor, servis görüyor, ertesi sabah yeniden start alıyor.


O yüzden Rallye Mont-Blanc’a artık sadece sezonumun önemli bir yarışı gözüyle bakmıyorum. 1947’de Paris’ten Évian’a yola çıkan otomobillerden Rothschild’lerin Megève’ine, A110’lardan bugünün elektrikli A290 Rallye’sine uzanan, çok Fransız, çok Avrupalı bir hikâyenin içine giriyorum.
Biraz spor, biraz tarih, biraz seyahat, biraz stil. Otomobili bu kadar sevmemin sebebi de galiba tam olarak bu.